–Gel bakalım Şakir Usta.
–Buyur beyim beni görceğmişsin?
–Gel gel otur Şakir Efendi. Senle konuşalım biraz. Vardiya çavuşu olmak kolay değil öyle…
Şakir Efendi 50 yaşlarında, köyden 25 yaşında gelmiş geldiğinden beri de vasıfsız işçi olarak sanayide çalışan bir adamdı. Elinden eksik etmediği sigarası aldığı yevmiyenin beşte birini yiyen bildik sanayi işçilerinden işte. Cahilliği eğitimsizliğinden değil küçükken geçirdiği zatürreenin beyninde bıraktığı o saflıktandı. Çabuk kanar bir hali vardı. O yüzden de bunca yıldır girdiği her işten ilk kovulan o olurdu.
* * *
–Anne, babam niye böyle dalgın?
–Patronuyla takışmış yavrum. İşleri yoğunmuş. Öyle diyor.
–İşçi çıkartacaklarmış anne öyle diye konuşuyorlar mahallede. Babamı da çıkartmazlar değil mi?
–İnşallah çıkartmazlar yavrum. Zar zor bulduk bu işi de zaten.
–Anne ben şu okulu bitireyim, mühendis olup bakarım size siz merak etmeyin!
–Ah annesinin biricik oğlu… Sen oku kendini kurtar da yavrum bize bakmanı falan geçtim.” Elindeki çorba tenceresindeki yağsız, salçasız tarhana çorbasına baktı ve iç geçirdi kadın. “Sen kurtul bari şu yoksulluktan.”
* * *
Keçeleşmiş derisi çalışırken oluşan yaraların da etkisiyle artık iyice hissizleşmiş olan bu adama şans yıllar sonra gülmüştü… Onun çalışmasını ve etrafındakilerin ona davranışlarını gören genç bir adam onu fabrikasına almış ve vardiya şefi yapmıştı.
O da ona yapılan bu iyiliğin altında kalmamak için delice çalışıyor ne görev verilirse eksiksiz yerine getiriyor hatta onun üzerine görev olmamasına rağmen fabrikanın aksayan noktalarına gidip hemen işe koyuluyordu.
–Ama beyim benim iş öğlencene bitiveriyor. Vardiya kaatlarını okumaya bu gada uğraşmasam daha evvelce bitiririm emme okumam gıt eccik. Ben diyom sana sen bu işi okumuşlardan birine verivi diye sen dinlemeyon.
–Bak yahu! Şakir Ustam sen sana verdiğim işi yap ben senden başka bir şey istemem ben. Ben seni oraya vardiya çavuşu diye koymuşum sen gidiyorsun bantlara giriyorsun çalışmaya… Olmaz böyle. Senle anlaşalım bak… Başka işe karışma sen, sadece vardiyaları ayarla bir de vardiya sırasında kontrol amaçlı dolaş. Bantların başında çalışırken görmeyeyim seni Şakir Usta bozuşuruz.
Önce kırın mırın ettiyse de sonradan kabul etti Şakir Usta. Patrona karşı çıkacak değildi ya.
Şakir Usta yine bant başında yakalanmıştı. “Müdür inşallah gidip yapıştırmaz hemen patrona” diye iç geçirdi. Çalışmak suç muydu? Hem de iyi niyetliydi. Aksayan yer olmazdı onun vardiyasında. İşçiler de hep onun vardiyasında çalışmak için can atarlardı. Diğer iki vardiya çavuşu “enayi” olarak nitelendirse de o bunu iyi niyete verilen karşılık olarak görüyordu. Sağına soluna baktı idari kısımdan kimsecikler yoktu. Üst kata bir göz gezdirdi. “Hazır boğün patron da yok müdür de” diye fısıldadı yanı başında çalışan Selim’e. Aldığı hafifseme ile karışık gülümseyişe aldırmadan karşısında boş bekleyen bant sırasına girdi. Hemen girişti işe… Bantta yürüyen parçalardan birini aldı eline yan tarafta duran temizleme fırçası ile parçanın içindeki kurumları temizlemeye koyuldu.
Dışarıdan bakınca bu işi yaparken zevk aldığı her halinden belli oluyordu. O çalışmayı seviyordu her şeyden öte… Eli cebinde gezmek ona zuldü. Patronunun onu düşündüğünü hissediyordu bir yandan da ama buna bir anlam veremiyordu. Bir insan niye çalışanına çalışma desindi ki?
–Ustam pres bölümünde pres sıkıştı baksan bi. Sen eski presçisin bilirsin. Burayı Selim idare eder. Gel hadi.
–La bu yeni makinaların dilinden ben ne annarım? Yok muydu möendislerden kimseler?
–Yok ustam hepsi şantiyeye gitmiş. Makineyi monte ediyorlar.
Gelip ona danışılması hoşuna da gitmişti bir yandan. Hafif naza çekerek kendi gururunu okşuyordu böylece. Gerçi bu yeni makinelerden anlamıyordu. Hepsi bilgisayarlı milgisayarlı şeylerdi. Onların zamanındaki gibi kol gücüne, mekaniğe dayanan şeyler değildi ki.
Makine garip bir şekilde sıkışmıştı presçi de anlamamıştı ne olduğunu. Bilgisayardan makineyi geri almaya çalışması da fayda etmemişti.
–Durun ben bir içeriden bakam şuna.
–Aman ustam içine girilmez bunların. Bilgisayardan hallederiz biz. Çok tehlikeli o iş. Hem o zaman sözleşme dışına çıkmış oluyoruz, sigorta da ödemiyor kaza maza olursa, Allah korusun…
–La çözememişiniz işte. Şıppadanak hallederim ben onu. Şincik sen durdur şu makineyi.
–Sen bilirisin ustam dikkat et makine boşalırsa birden altında kalırsın. Demedi deme!
* * *
Kadın içeri girdiğinde gözleri yaşlarla doldu. Oğlunun yıllarca çalışmasının sonucu buydu demek ki. Ailesine yük olmamak için boş zamanlarında çalışmış, herkesin okumakta zorlandığı bölümü o başka işlerde geceli gündüzlü çalışarak birincilikle bitirmişti hem de. Giriştiği her işi, projeyi başarılı bir şekilde bitirmiş, kısa zamanda kendi yerini açacak birikim elde etmişti. Dayanamadı gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
–Anne hani söz vermiştin, ağlamak yoktu? Bak koskoca bir dükkanımız var. Neyine ağlıyorsun? Bak artık sıkıntı çekmeyeceksin.
–A benim yağız oğlum! Seni böyle gördükçe aklıma baban geliyor. Keşke o da göreydi bu hallerini.
–Ölenle ölünmüyor anam! Ben sana demiştim ya bu fakirlikten kurtulacağız diye. Bak şimdi ben patron oluyorum.
* * *
–Şakir Usta şimdi nasılsın bakalım? Çok korkuttun beni.
–Beyim seni dinemedim ondan geldi bu işler hep başıma. Zamet idip buraya gada gelmişin. Kusruma bakma işlerin de başı boş galdı. Zati bundan gayrı biraz zor yaparım bu işleri ben. Bu çolak halimle işine de yaramam. Masrafları ney garşılamışsın emme ben nasıl ödeyecem sana? Bu böyüklüğünü nasıl öderim beyim?
Şakir Usta hasta yatağında bir kolu omzundan sarılı, diğeri bileğinden… Çektiği acıyı bir yana koyup nelerin derdine düşmüştü.
–Bak Şakir Usta. Ben senin masraflarını da ailenin geçimini de sağlarım sen sadece iyileşmeye bak. İşini de dert etme. Sana bir çırak aldım okumuşundan o şimdilik işleri idare ediyor. Sen geldiğin zaman o sana yardım edecek sen söyleyeceksin o yazacak. Ben hem bir geçmiş olsun demeye hem de bir ihtiyacınız var mı diye bakmaya geldim.
–Beyim sen ne büyük adamışın? Şu tek galan elim tutsa ver elini öpeyim diyecem. Beyim senin bu yaptığını baba oğluna yapmaz. Ne disem bilemedim beyim. Allah senden razı olsun!
O simsiyah badem gözlerinden keçeleşmiş tenini yumuşatırcasına yaşlar akıyordu Şakir Usta’nın. Onun bu haline dayanamayan Oğuz’un da gözleri yaşarıverdi bir anda. Bunu görmesin diye apar topar odadan çıktı, kimseye sormadan doğruca banyoya kapattı kendini.
Aynaya baktı gözlerindeki yaşlar babası öldüğünde dökemediği o yaşlar mıydı? Elini havluya uzattı o nem kokan havluyla sadece gözlerindeki yaşı değil çocukluğuyla arasındaki o yılları da sildi. Bir zamanlar “anne çok sıcak yandım yandım anne çok sıcak” diyerek yapıştığı o duvara baktı.Yıkandıktan sonra onun için açılması en büyük hediye olan o kapıdeğil miydi bu?.o rahatlığı bulma ümi
diyle açtı kapıyı bu sefer de. Tıpkı o günlerdeki gibi buz gibi bir soğuk kesti elinin üzerindeki deriyi. İçeriye, babasının cenazesinde gizli gizli ağladığı o sedirde yatan Şakir Usta’ya bakmadan ayakkabılarını giyip çıkmaya yeltendi. İşte tam o anda kapının arkasına yıllar önce çizdiği o resmi görüp yine gözyaşlarına boğuldu. Ağladığını kimse anlamadan bindi son model cipine ve son gaz uzaklaştı yoksul çocukluğundan.
hikaye çalışmalarımdan biri. eksiklikleri olduğunun fakrındayım ama iyi bir hikayeci olduğumu da iddia etmedim :D
yorumlar geldikçe eksikliklerimi görürüm en azından.
22 Mart 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder